29 Mayıs 2009, Cuma - 31 Mayıs 2009, Pazar
Cuma sabahı kahvaltımızı yaptıktan sonra Kaş'ta son bir tur yaptık. Tanışıp sevdiğimiz insanlarla vedalaştık. Bir sonraki sezonda "inşallah" görüşmek dileğinde bulunduk. Ve akıllılık edip, ayarladığımız transfer aracımızla 2.5 saat kadar bir sürede Antalya merkeze oradan da Lara'ya, Baykal kaptanın evine vardık.
Cuma akşamını dostlarımızın evinde, sohbetli bir akşam yemeğiyle geçirdik. Ertesi günümüz, Lara'da, yakınlardaki bir bahçede "köy" kahvaltısıyla başlayıp, alışveriş merkeziyle tamamlandı. Tabii tüm günümüzün asıl kahramanı cimcime cadımız Azra idi... Böylesi sevimli çocuklar, çocuk konusundaki fikrimi zaman zaman değiştirmeme neden oluyor!
Pazar sabahı, çok çok erken saatte Baykal kaptanımızın da uçuşu vardı. Bizim de İstanbul'a döneceğimiz uçak sabah erken saatlerde hareket ediyordu. Böylelikle Cumartesi gecesinden Alara, Azra ve anneleri Aydan ile vedalaşıp, Pazar sabahı, gün yeni yeni ağarırken evden Vedat'la beraber ayrılıp havaalanına vardık.
Sonrası malum... Rüzgar sayesinde neredeyse İzmir-İstanbul arası uçuş süresi kadar bir yolculuk, ardından da taksi marifetiyle eve dönüş...
On beş günlük balayı gezimiz, Feridun için de benim için de evden en uzun süre uzak kaldığımız seyahatimiz oldu. Pek çok deneyim de kazandık bu arada. Hızlı bavul boşaltmak ve toplamak gibi! Seyahatlerde mide ilacımızı çantamızdan eksik etmememiz gerektiğini öğrenmek gibi...
Kıymetinin farkına iyiden iyiye vardığımız şeyler de oldu. Sabah en erken uçuşların insana nasıl zaman ve gün kazandırdığı gibi... İnternetin ve cep telefonunun gerektiğinde nasıl birer hayat kurtarıcıya dönüştüğü gibi...
Bavulumuzda pek çok hoş anı ile evimize dönüğümüzde, burnumuzda tüten tek bir yer vardı. Huzur... Zaten oraya dönmemiz pek de uzun sürmedi :)
Wednesday, December 2, 2009
Tuesday, December 1, 2009
13.Gün: Kalkan ve Patara
28 Mayıs 2009, Perşembe
Tekne gezisinin yorgunluğunu güzel bir uykuyla atıp, ertesi gün Kalkan'a gitmek üzere yola çıktık. Hedefimiz, önce Kalkan'da biraz gezip, ardından Patara'ya ulaşmak ve o meşhur kumsalda (caretta carettaların yumurtladığı doğal koruma alanı aynı zamanda) denize girip hoş bir gün geçirmekti.
Banka kartlarımız yanımızdaydı ya cebimizde ne kadar nakit kaldığının farkında değildik. Kaş'ın "otogar" bölgesine yürüdük. Kalkan'a giden minibüslerden birine bindik. Yolculuk pek uzun sürmedi. Manzara keyifliydi.
Bu arada anlatmayı unuttuğum bir şey var.
Balayı gezimizin daha başlangıcında, Ayvalık'ta, Feridun'un boyun fıtığı tutmuştu. Gezi boyunca çeşitli duraklarda fularlar aldık biz de... Neden "-lar" derseniz, oldukça hareketli ve bol duraklı bir gezi yaptığımızdan, sıklıkla hareket halindeydik ve neredeyse her uzak mesafeli çıkışımızda fularımızı yanımıza almayı unutmuştuk. Böylelikle Çeşme'den, Foça'dan, İzmir'den, Kaş'tan aldığımız çok sayıda fularımız oldu İstanbul'a dönüşte!
Durum şaşmadı. Kaş'ta pansiyonda unutmuştuk yine fularımızı; haliyle bir tane de Kalkan'dan aldık!
Pek inanmayız ama sanırım negatif enerji denen şey etkiliyor insanı! Nikahtan önce benim gözümde çıkan arpacık, tatilde Feridun'un on senedir uykuda olan boyun fıtığının nüksetmesi falan derken, bir de ben Kalkan'a ayak basar basmaz yere kapaklanınca!!! E Tamam dedik. Kesin negatif enerji çökertilmiş bir yerlerden üstümüze :)))
Burası, şık görüntüsüne ve hizmetin kalitesine karşın oldukça ucuz bir yerdi. Keşke adını anımsayabilsem, ama bugün gitsem, orayı bulması hiç de zor olmaz sanırım.
Neyse... Kahveler ve pansuman bitince, biraz çevreyi dolaştık. Tüm tabelalar, tüm menü tahtaları İngilizce. Menülerdeki ürünler de ziyadesiyle "İngiliz"... "Apple crumble, fish&chips, etc etc"!
Kalkan, oldukça sevimli bir belde. Yine de ben Kaş'ı daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Daha bol alternatifli ve daha az yokuşlu olması Kaş'ı daha çok sevmemde temel etken olabilir.
Kalkan'daki küçük ve acılı turumuzun ardından, merkeze dönüp, Patara'ya giden araçlardan birine bindik. O zaman farkettik ki yanımızda sadece 15 TL naktimiz kalmış. Patara'da bir atm bulabileceğimiz umuduyla yola devam ettik.
Ancak umduğumuzu bulamadık. Patara bildiğiniz bir köy... Kimse de bu ayrıntıyı vermiyor size yol boyunca... Yiyecek yerlerinde kartımızın geçeceğini söyledilerse de tatil yörelerinin çoğundaki karaktersiz ve tipsiz "gözlemeci" dükkanlarından birine girip karın doyurma düşüncesinden bir hayli uzaktık.
Patara Milli Park alanına girdiği için girişi ücretliydi. Eğer Müze Kartlarımız yanımızda olmayaydı daha o noktadan geri dönmek zorunda kalacaktık!
Korumalı Patara kumsalının girişinde araç bizi bıraktı. Çantalarımızı sırtlanıp, kumsalın içindeki tahta patikadan ilerleyerek, bölgenin tek işletmesine vardık.
Burası Patara kumsalındaki yegane işletme. Önceleri "mafyatik" bir grubun elindeyken, binbir zorlukla onlardan kurtarılmış. Şimdi köyün muhtarı işletiyormuş burayı. Fakat onların da çok iyi işlettikleri söylenemez.
Şöyle...
Oldukça zor bir durumda vardık Patara kumsalındaki bu işletmeye. Yanımızda banka hesabımızın kartları ve kredi kartımız olmasına karşın, bu işletmede hiçbir kart geçmiyordu. Sadece nakitle çalışıyorlarmış. Dönelim desek buradan hareket eden ilk minibüsün gelmesine daha üç saat vardı.
Öyle bir haldeydik ki... Cebimizde 15 TL naktimiz vardı. Dönüş için minibüse tam bu kadar para vermemiz gerekiyordu, ama minibüsü oldukça uzun bir süre bekleyecektik. Yemek yiyelim desek ne dönüşe naktimiz kalıyordu ne de kumsalda vakit geçirmek için şezlong ve şemsiye almaya... Denize girelim desek, bu kez de şezlong ve şemsiyeye paramız yetiyordu ama ne yemek yiyebiliyorduk ne de minibüse para kalıyordu! :))) Üstüne üstlük bir de kumsalda telefon kapsama alanı dışında kalıyor mu sana?!
Bir an ne yapacağımızı şaşırdık! Neyse ki çabuk toparlandık. Öncelikle, bize hiçbir kolaylık sağlamayan ve yardımcı bile olmayan bu işletmeden şiddetle soğuduk ve oradan uzaklaşma kararı aldık. Patara'ya kadar gelip ne kumsalda yürüyebildik ne denize girebildik. Bir iki kare fotoğraf çekip, geldiğimiz tahta patikadan geri döndük.
Kumsal girişine döndüğümüzde telefonumuz çekiyordu artık... Orada sıcağın altında minibüsü saatlerce beklemek yerine akıllılık edip, Late Breakes'ten Hüseyin beyi arayıp, bize bir transfer aracı yollamasını rica ettik. Yarım saat sonra klimalı aracımıza binmiştik. Süklüm püklüm, ama kurtulmuş olmanın da sevinciyle pansiyonumuza döndük.
Bu da bize ders oldu! Modern yaşantının nimetlerinden ve kolaylıklarından faydalanmaya bu kadar alışmışken, modernliğin sökmediği ve naktin tek kurtarıcı olduğu yörelerin hala varlığını sürdürdüğünü farketmiş olduk. Gerçi kurtuluşumuzu da yine bir modern araca, mobil telefonlara borçluyduk!
Düşe kalka başlayan ve hüsranla sonuçlanan Kalkan ve Patara seferimizin sonunda "Aman bunu kimseye anlatamayalım, rezil oluruz" diye birbirimize söz vermiştik güya! Ama İstanbul'a dönmeden, duymayan kalmadı!
Tekne gezisinin yorgunluğunu güzel bir uykuyla atıp, ertesi gün Kalkan'a gitmek üzere yola çıktık. Hedefimiz, önce Kalkan'da biraz gezip, ardından Patara'ya ulaşmak ve o meşhur kumsalda (caretta carettaların yumurtladığı doğal koruma alanı aynı zamanda) denize girip hoş bir gün geçirmekti.
Banka kartlarımız yanımızdaydı ya cebimizde ne kadar nakit kaldığının farkında değildik. Kaş'ın "otogar" bölgesine yürüdük. Kalkan'a giden minibüslerden birine bindik. Yolculuk pek uzun sürmedi. Manzara keyifliydi.
Bu arada anlatmayı unuttuğum bir şey var.
Balayı gezimizin daha başlangıcında, Ayvalık'ta, Feridun'un boyun fıtığı tutmuştu. Gezi boyunca çeşitli duraklarda fularlar aldık biz de... Neden "-lar" derseniz, oldukça hareketli ve bol duraklı bir gezi yaptığımızdan, sıklıkla hareket halindeydik ve neredeyse her uzak mesafeli çıkışımızda fularımızı yanımıza almayı unutmuştuk. Böylelikle Çeşme'den, Foça'dan, İzmir'den, Kaş'tan aldığımız çok sayıda fularımız oldu İstanbul'a dönüşte!
Durum şaşmadı. Kaş'ta pansiyonda unutmuştuk yine fularımızı; haliyle bir tane de Kalkan'dan aldık!
Pek inanmayız ama sanırım negatif enerji denen şey etkiliyor insanı! Nikahtan önce benim gözümde çıkan arpacık, tatilde Feridun'un on senedir uykuda olan boyun fıtığının nüksetmesi falan derken, bir de ben Kalkan'a ayak basar basmaz yere kapaklanınca!!! E Tamam dedik. Kesin negatif enerji çökertilmiş bir yerlerden üstümüze :)))
Kibarlık edip turistlere yol vereyim derken, yurdumun hiçbir yerinde düzgün döşenemeyen kaldırım taşlarının kurbanı oldum. Secde misali dizlerimiz üstüne düştüm. Çocukken düştüğümde çok ağlardım ya, geçti o günler tabii... Artık ağlamak yok. Fakat ne yalan diyeyim hem canım çok acıdı hem de tadım kaçtı daha başlangıçta... Ama bu arada da Feridun'un öyle bir anda gülmek yerine benim için telaşlandığını görmek de mutlu etti hani!
Kalkan'ın Kaş'a göre çok daha dik yokuşlu sokaklarında eczane aradıksa da bulamadık. Çaresiz, bir bakkala girip kolonya ve mendil edinmekle yetindik. Hemen yakında da oldukça şık bir cafe/restoran vardı. Oturup birer kahve söyledik ve ben de pansumana başladım.
Neyse... Kahveler ve pansuman bitince, biraz çevreyi dolaştık. Tüm tabelalar, tüm menü tahtaları İngilizce. Menülerdeki ürünler de ziyadesiyle "İngiliz"... "Apple crumble, fish&chips, etc etc"!
Kalkan, oldukça sevimli bir belde. Yine de ben Kaş'ı daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Daha bol alternatifli ve daha az yokuşlu olması Kaş'ı daha çok sevmemde temel etken olabilir.
Kalkan'daki küçük ve acılı turumuzun ardından, merkeze dönüp, Patara'ya giden araçlardan birine bindik. O zaman farkettik ki yanımızda sadece 15 TL naktimiz kalmış. Patara'da bir atm bulabileceğimiz umuduyla yola devam ettik.
Ancak umduğumuzu bulamadık. Patara bildiğiniz bir köy... Kimse de bu ayrıntıyı vermiyor size yol boyunca... Yiyecek yerlerinde kartımızın geçeceğini söyledilerse de tatil yörelerinin çoğundaki karaktersiz ve tipsiz "gözlemeci" dükkanlarından birine girip karın doyurma düşüncesinden bir hayli uzaktık.
Patara Milli Park alanına girdiği için girişi ücretliydi. Eğer Müze Kartlarımız yanımızda olmayaydı daha o noktadan geri dönmek zorunda kalacaktık!
Korumalı Patara kumsalının girişinde araç bizi bıraktı. Çantalarımızı sırtlanıp, kumsalın içindeki tahta patikadan ilerleyerek, bölgenin tek işletmesine vardık.
Burası Patara kumsalındaki yegane işletme. Önceleri "mafyatik" bir grubun elindeyken, binbir zorlukla onlardan kurtarılmış. Şimdi köyün muhtarı işletiyormuş burayı. Fakat onların da çok iyi işlettikleri söylenemez.
Şöyle...
Oldukça zor bir durumda vardık Patara kumsalındaki bu işletmeye. Yanımızda banka hesabımızın kartları ve kredi kartımız olmasına karşın, bu işletmede hiçbir kart geçmiyordu. Sadece nakitle çalışıyorlarmış. Dönelim desek buradan hareket eden ilk minibüsün gelmesine daha üç saat vardı.
Öyle bir haldeydik ki... Cebimizde 15 TL naktimiz vardı. Dönüş için minibüse tam bu kadar para vermemiz gerekiyordu, ama minibüsü oldukça uzun bir süre bekleyecektik. Yemek yiyelim desek ne dönüşe naktimiz kalıyordu ne de kumsalda vakit geçirmek için şezlong ve şemsiye almaya... Denize girelim desek, bu kez de şezlong ve şemsiyeye paramız yetiyordu ama ne yemek yiyebiliyorduk ne de minibüse para kalıyordu! :))) Üstüne üstlük bir de kumsalda telefon kapsama alanı dışında kalıyor mu sana?!
Bir an ne yapacağımızı şaşırdık! Neyse ki çabuk toparlandık. Öncelikle, bize hiçbir kolaylık sağlamayan ve yardımcı bile olmayan bu işletmeden şiddetle soğuduk ve oradan uzaklaşma kararı aldık. Patara'ya kadar gelip ne kumsalda yürüyebildik ne denize girebildik. Bir iki kare fotoğraf çekip, geldiğimiz tahta patikadan geri döndük.
Kumsal girişine döndüğümüzde telefonumuz çekiyordu artık... Orada sıcağın altında minibüsü saatlerce beklemek yerine akıllılık edip, Late Breakes'ten Hüseyin beyi arayıp, bize bir transfer aracı yollamasını rica ettik. Yarım saat sonra klimalı aracımıza binmiştik. Süklüm püklüm, ama kurtulmuş olmanın da sevinciyle pansiyonumuza döndük.
Bu da bize ders oldu! Modern yaşantının nimetlerinden ve kolaylıklarından faydalanmaya bu kadar alışmışken, modernliğin sökmediği ve naktin tek kurtarıcı olduğu yörelerin hala varlığını sürdürdüğünü farketmiş olduk. Gerçi kurtuluşumuzu da yine bir modern araca, mobil telefonlara borçluyduk!
Düşe kalka başlayan ve hüsranla sonuçlanan Kalkan ve Patara seferimizin sonunda "Aman bunu kimseye anlatamayalım, rezil oluruz" diye birbirimize söz vermiştik güya! Ama İstanbul'a dönmeden, duymayan kalmadı!
Monday, November 30, 2009
12.Gün: Kaş ~ Tekne Gezisi
27 Mayıs 2009, Çarşamba
Sabah erkenden kahvaltımızı yapıp, sırt çantalarımızı hazırlayıp, bize tekne turunu ayarlayan seyahat acentesinin önüne gittik. Hani şu Moon River'ın yakınındaki yer... Saat 10 olmadan teknemizin kaptanı gelip, bizi aldı ve limana döndük.
Kaptanımız, eşiyle beraber çalışıyordu. Yani karı-koca hem geminin kaptanı hem de miçosuydular. Bizimle birlikte o gün tura katılan iki çift daha vardı. Fıkra gibiydik:
Bir İngiliz, bir Brezilyalı ve bir de Türk çift!
Şamatacı olmayan, sakin, eğlenceli insanlardı. Önce birbirimize mesafeliydik, ama gün ilerledikçe sohbet koyulaştı.
Bir ara içimden geçirmedim değil..."Yahu şurda üç farklı milletten insanız ama bak İngilizler'in dilinde anlaşıyoruz ortakça... Ne Portekizce'nin esamisi var ne Türkçe'nin" diye...
İnanmazsınız; "Tavuk balık kelle, bunlar yenir elle" deyişinden tutun da başbakanın "Daha da gelmem Davos'a"sına kadar her mevzu geçti aramızda, İngilizce olarak. Gerçi Feridun, bu Davos mevzusunu İngilizce anlatmayı başaramayacağımı düşünmüştü, ama yanıldı!
İngiliz çift, eğitim sektöründe çalışıyorlarmış. Tatil döneminde Kaş kaçamağı yapmışlar. Brezilyalı çift de bizim gibi yeni evliydi. Hatta bizden bir hafta önce evlenmişlerdi. Paris'ten başlayan yolculukları onları İstanbul aktarmalı Kapadokya'ya sürüklemiş, ardından da Kaş'a gelmişlerdi. İstikametleri yine İstanbul'du.
Bir ara sohbet esnasında Brezilyalı çift bize Kapadokya'yı görüp görmediğimizi sordu. Ne yazık ki o tarihte henüz görmemiştik.
"Aaa... Mutlaka görün!" dediler muzip bir edayla. Pek gülmüştük bu halimize! Brezilya'dan kalk gel, iki Türk'e Kapadokya'yı tavsiye et :)) Hep aklımızdaydı ya, işte tam da o gün ar ettik bu mevzuyu ve neyse ki gördük Kapadokya'yı da Kasım ayı bitmeden :)
Denizi tarife gerek var mı? Fotoğraflara bakmak yeterli. Pırıl pırıl bir akvaryum sanki! Akdeniz'e inip de gününü havuz başında geçirenleri anlamak mümkün değil doğrusu! Biz gittiğimizde, özellikle mayıs ayını bitiriyor olduğumuz düşünülürse, su fazlasıyla ılıktı.
Ve sevindirici bir not daha... İngiliz ve Brezilyalı çiftin hemfikir oldukları konu, Avrupa'da en temiz denizin Türkiye'nin Akdeniz kıyılarında olduğu. Bu deneyim aktarımı bizi çok mutlu etti. Ancak insan yine de endişelenmeden edemiyor. Ya Avrupa'daki tek temiz kıyı olan Türk kıyılarını da sırf ihmalkarlığımız yüzünden bir gün kaybedersek?
Her neyse... Biz o gün, olumsuz tüm düşünceleri içimizden atıp, Akdeniz rüzgarına savurmuştuk. Ne olsa ferah bir gün geçirmiştik ve güzel günler vardı önümüzde...
Sabah erkenden kahvaltımızı yapıp, sırt çantalarımızı hazırlayıp, bize tekne turunu ayarlayan seyahat acentesinin önüne gittik. Hani şu Moon River'ın yakınındaki yer... Saat 10 olmadan teknemizin kaptanı gelip, bizi aldı ve limana döndük.
Kaptanımız, eşiyle beraber çalışıyordu. Yani karı-koca hem geminin kaptanı hem de miçosuydular. Bizimle birlikte o gün tura katılan iki çift daha vardı. Fıkra gibiydik:
Bir İngiliz, bir Brezilyalı ve bir de Türk çift!
Şamatacı olmayan, sakin, eğlenceli insanlardı. Önce birbirimize mesafeliydik, ama gün ilerledikçe sohbet koyulaştı.
Bir ara içimden geçirmedim değil..."Yahu şurda üç farklı milletten insanız ama bak İngilizler'in dilinde anlaşıyoruz ortakça... Ne Portekizce'nin esamisi var ne Türkçe'nin" diye...
İnanmazsınız; "Tavuk balık kelle, bunlar yenir elle" deyişinden tutun da başbakanın "Daha da gelmem Davos'a"sına kadar her mevzu geçti aramızda, İngilizce olarak. Gerçi Feridun, bu Davos mevzusunu İngilizce anlatmayı başaramayacağımı düşünmüştü, ama yanıldı!
İngiliz çift, eğitim sektöründe çalışıyorlarmış. Tatil döneminde Kaş kaçamağı yapmışlar. Brezilyalı çift de bizim gibi yeni evliydi. Hatta bizden bir hafta önce evlenmişlerdi. Paris'ten başlayan yolculukları onları İstanbul aktarmalı Kapadokya'ya sürüklemiş, ardından da Kaş'a gelmişlerdi. İstikametleri yine İstanbul'du.
Bir ara sohbet esnasında Brezilyalı çift bize Kapadokya'yı görüp görmediğimizi sordu. Ne yazık ki o tarihte henüz görmemiştik.
"Aaa... Mutlaka görün!" dediler muzip bir edayla. Pek gülmüştük bu halimize! Brezilya'dan kalk gel, iki Türk'e Kapadokya'yı tavsiye et :)) Hep aklımızdaydı ya, işte tam da o gün ar ettik bu mevzuyu ve neyse ki gördük Kapadokya'yı da Kasım ayı bitmeden :)
Teknemiz iki ya da yanlış anımsamıyorsam üç yerde mola vererek yakın çevreyi dolaştı. Tur ücretinin ne kadar olduğunu ne yazık ki anımsayamıyorum; ama hem deniz keyfi hem de öğlen yemeği olarak mangalda muhteşem lüferleri düşünürsek, bedel hiç de yüksek değildi.
Denizi tarife gerek var mı? Fotoğraflara bakmak yeterli. Pırıl pırıl bir akvaryum sanki! Akdeniz'e inip de gününü havuz başında geçirenleri anlamak mümkün değil doğrusu! Biz gittiğimizde, özellikle mayıs ayını bitiriyor olduğumuz düşünülürse, su fazlasıyla ılıktı.
Ve sevindirici bir not daha... İngiliz ve Brezilyalı çiftin hemfikir oldukları konu, Avrupa'da en temiz denizin Türkiye'nin Akdeniz kıyılarında olduğu. Bu deneyim aktarımı bizi çok mutlu etti. Ancak insan yine de endişelenmeden edemiyor. Ya Avrupa'daki tek temiz kıyı olan Türk kıyılarını da sırf ihmalkarlığımız yüzünden bir gün kaybedersek?
Her neyse... Biz o gün, olumsuz tüm düşünceleri içimizden atıp, Akdeniz rüzgarına savurmuştuk. Ne olsa ferah bir gün geçirmiştik ve güzel günler vardı önümüzde...
Subscribe to:
Posts (Atom)




















